Travma deyince ne anlıyoruz?
Travma aslında çağımızda adını sıkça duyduğumuz, çokça kullandığımız bir terim. Fakat ne kadar anlamını biliyoruz ne kadar bu kelimeyi doğru yerde kullanıyoruz? Burası da önemli bir nokta.
Bessel A. Van Der Kolk’a göre travma tanım olarak “katlanılamaz ve dayanılamaz” anlamına gelmektedir. Yani kişiler, bu olumsuz deneyimle ilgili anılarını zihinlerinden uzak tutmaya çalışırlar, hayatlarına hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye uğraşırlar. Fakat bu da çok büyük bir enerji gerektirir çünkü yaşadıklarımızı “tamamen” unutmak aslında çok da mümkün olan bir durum değildir.
Bununla birlikte aslında toplumsal olarak bir insanın travmasının çok büyük hayat olaylarının, örneğin savaş, tecavüz veya doğa olayları, olduğunu düşünüyoruz. Yani, bizde travmatik tepkiler yaratabilecek olaylar, sadece zihnimizde büyük olarak nitelendirdiğimiz olaylar olabilirmiş gibi. Halbuki burada unuttuğumuz ve atladığımız çok önemli bir ayrıntı var. Bütün insanlar birbirinden ayrıdır, biriciktir, sorunları ve problemleri, sıkıntıları, dert ettikleri durumlar kendilerine özeldir. Öyleyse, nasıl oluyor da travmayı sadece büyük travmalarla nitelendirebiliyoruz? Çünkü aslında toplumsal olarak da yaptığımız en önemli şeylerden biri, dertlerimizi yarıştırmak.
X kişisinin ebeveyni ile ciddi bir problemi olsun, bu ebeveynin yarattığı durumlar x’i inanılmaz üzüyor diyelim. Aynı x’in bir de çevresinde ebeveynini kaybetmiş bir tanıdığı olsun. Muhtemelen x’in diğer insanlardan duyacağı temel şeylerden biri “seninki de dert mi, en azından annen/baban hayatta” olacaktır. Halbuki, birini kaybetmenin kişiyi olumsuz etkileyebileceği kadar o kişinin yaptığı davranışlar da kişileri olumsuz etkilemesi mümkündür. Topluma göre, eğer çok çok büyük bir olay yaşamadıysak, travma kurbanı olduğumuza inanmak zordur veya hiç inanmayabiliriz. Çünkü bu durumda olduğumuzu kabul etmek için, çok büyük bir olay yaşamamız gerektiği düşünülür. Oysaki bu doğru değildir. Madem hepimiz biricik varlıklarız, o halde bizi etkileyen şeyler de bu biricikliğe dahildir.
Yani bu da demek oluyor ki, hepimiz illaki travma yaşamamız veya travmatik tepkiler vermemiz için çok büyük olaylara maruz kalmak zorunda değiliz. Bazen yalnızlık, bazen düşmek, bazen araba kazası, bazen kol kırılması gibi çok çeşitli sayabileceğimiz durumlar da travmatik etkiler yaratabilir. Travmanın etkileri çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabileceği gibi, kişilerin bunlara verecekleri tepkiler de çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Dışarıdan “süper” görünen her şey, aslında bize her ne kadar öyle gelse de mutlak bir doğru olmayabilir. Kişilerin iç dünyalarındaki şeylerin yolunda olamadığı fakat bunu yansıtamadığı durumlar da olabilir.
Acılarımızı yarıştırmak, insanların dertlerini küçümsemek sandığımızın aksine kişiler için o kadar da iyi bir teselli yolu olmayabilir. Evet, her şey travma yaratır diyemeyiz belki ama en azından kişilerin nasıl travmatize olabileceğini de bilemeyeceğimizi kendimize hatırlatmak beklediğimizden daha iyi sonuçlar verebilir. Çünkü hepimizin bizi etkileyecek ortak, evrensel acıları olduğu gibi aslında sadece kendimizi etkileyecek bireysel acıları da vardır. Tıpkı Mark Epstein’in de dediği gibi:
“Travma sadece birkaç şanssız insanın başına gelmez; psikolojimizin temel kaynağıdır. Ölüm ve hastalıklar hepimizi etkiler, fakat yalnızlık ve korkudan kaynaklanan gündelik acılar da travmatiktir.”